Ölüm, Yaşam, Sevgi ve Nehir

Mum ışığında tütsünün dumanı hafif bir gizem katıyordu konuşmaya. 

– Ne için yaşıyorsun?

+ Bilmiyorum. İkimiz, balık akvaryumunda yüzen öyle iki kayıp ruh gibiyiz. Yıllar geçmesine rağmen aynı eski yolda ilerliyorum sadece. Ve bir yaşam ki, kendi duygularını kontrol edenin sahip olduğu, nasıl heyecanlı kılınabilir?

– Yaşamak için heyecana mı ihtiyacımız vardır? Ürettiğimiz tüm hisler aslında kendi değer algılarımızdan aldığımız sonuçlar değil mi?

+ Buna rağmen onu seviyorum. Asla ulaşamamayı göze aldım. Ama sevgimin kontrolü bende mi yoksa rutinlerime yansıyan yaşantımın zihnim üzerindeki bir kontrolü mü?

– Ölümden korkuyor musun?

+ Hayır. Hayır, ölümden korkmuyorum. Neden korkayım ki? Korkmam için hiçbir sebep biliyor musun?

– Yani, eğer korkuyorsan bunu gizlemene gerek yok. 

+ Herhangi bir zamanda ölebilirim. Bu çok da umrumda değil. 

– Öyleyse ona olan sevgini de kontrol ederek bu acına son verebilirsin. Çünkü imkansız olmasına rağmen ona ulaşsan bile yalnız öleceksin. 

+ Onu sevmek istiyorum. O güzel mavi gözlerinde kahve köpüklerini görebiliyorum. Ojelerinin renginden, ayakkabısının ucuna kadar benim ilgimi çekiyor ve bu bana yalnızlığımı unutturuyor. O aslında yalnızlığımı sona erdirmiyor, değil mi?

– Hayır. Yalnız geldiğimiz bu dünyada yalnız yaşamak ve yalnız ölmekle mahkumuz. Sen, fazla farkında olduğun her şey gibi bu hususta da farkındalığının cezasını çekiyorsun. 

+ O yanımdayken acım hafifliyor. Ona bakmak, yüz hatlarını incelemek, saçının kıvrımlarında uzayzaman kırılmalarına şahitlik etmek, kirpiklerinde mutluluğun Tesla bobinlerinden fırlarcasına etrafa saçılması, dudakları, dili, tüm vücudu bana huzur veriyor. En çok ise ondaki yaşamı seviyorum. Yaşanmışlığının acılarına rağmen daha fazla yaşanmışlık için savaşıyor olması onu gözümde kudretli yapıyor. Sanırım ona fena halde sevgi besliyorum. 

– Ama söylemiyorsun. 

+ Bu, içten içe akan bir nehir. Herkesle olacağı gibi onunla da yaşamlarımız bir noktadan sonra ayrılacak. Bu noktaya kadar kendi içimde tutacağım bu nehir de beni kudretledirecek. 

– O noktaya gelene kadar birlikteliğinizle daha mutlu bir yaşam yaşayabilirsiniz.

+ Duygularımı kontrol ediyor olmamın dezavantajı doğru zamanda yanlış şey söylüyor olmam biraz da. Çünkü uzun süredir görmediğin bir rengi, tatmadığın bir yiyeceği, hissetmediğin bir duyguyu ilk gördüğünde başka şeylere yorumlayabilirsin. 

– Onun adını ilk duyduğun anı hatırlıyorsun. 

+ Evet. O an bile bana daha sonra hatırlayacağımı bildiğim bir an gibi gelmişti. 

– Onu ilk gördüğün gün?

+ Pek emin değilim.

– Hayatını tekillik üzerine kuramazsın. Sen insansın ve insan her şeyi münferit yaşayamaz. 

+ Elimde değil. 

– Öyleyse neden yaşamına devam ediyorsun?

+ Bilmiyorum. Ölmeye hazır değilim. 

– Korkmadığına göre hazırsındır diye düşünmüştüm. 

+ Ölümü her an herkes için beklersem, o geldiği vakit kim için olursa olsun benim adıma sürpriz olmaz. Ama ölümü bekliyor olmam hayatımı sürekli ölecekmişçesine bir hazır halinde beklememi gerektirmez. 

– Madem ölmek için bir sebebin yok, olsa kendini hazırlardın. Yaşamak için bir sebebin var mı?

+ Hayır. Nasıl geliştiğinr dair hiçbir şey bilmediğim bir dizi olaylar neticesinde nefes almaya başladım ve hala devam ediyorum. Birçok yaşamsal, psikolojik, sosyolojik tehdidi ve krizi atlattım, bu beni kuvvetlendirdi. 

– Güçlü olmayı tercih ediyorsun diyebiliriz öyleyse?

+ Güçlü olmaktan başka seçeneğim yok. 

– Yaşamın saçma amaçsızlığı içerisine gelerek yaşadığın anlamsız varoluş yetmiyormuş gibi bir sürü çekirdek sorun yaşaman ve bunların tümünün ardından kendi kendine gelişen, büyüyen bir yalnızlığa maruz kalıyorsun. 

+ Herkes her zaman temelde yalnızdır. Haydi uyuyalım. 

Yazılar içinde yayınlandı

Vakit

Vakti geçiyor her şeyin. Bugün Logan filmini izledim ve oradan yola çıkarak ( dolayısıyla spoiler olabilir) kanaat getirdiğim birçok şeyi burada kendime izah etmeye çalışacağım. Çünkü yazmak, delirmeden bütünüyle alakasız olduğumuz bu dünyaya tahammül kapasitemizi arttırabileceğimiz yegane yöntem gibi geliyor bana. 

Film, bir zamanların efsanesi olan Professor X yani Charles Xavier ve Wolverine yani Logan’ın hikayesini ele alıyor. Seri filminden ziyade birçok eleştiride de dile getirildiği üzere onların da insan olduklarını anlatan bir film aslında. Yaşlanmışlar, yavaşlamışlar ve kesinlikle çocukluğumdaki gibi değiller. Ben öyle aman aman bir X-Men hayranı değilim ve hatta hala izlemediğim filmleri var. Ama Türkiye’de, 90-95 yılları aralığında doğup, alelade olmamak maksadıyla bilgisayara ve gelişen teknolojiye ilgisini yönelten ufak bir kitleden bir birey olarak yarım yamalk bir Geek olduğumu ve yine aynı düzeyde bir Gamer olduğumu iddia edebilirim. Dolayısıyla bu anlamlandırmakta güçlük çektiğim, varlığımın ve genel olarak var olmanın amacına henüz vakıf olamadığım, adalet gibi eşitlik gibi kavramların yüceliğine ve ne kadar yüce iseler o kadar var olmadıklarına inandığım bu dünyaya alternatif bir gerçeklik arayışımda yine bana sunulan seçeneklerden birisi olan X-Men’de kendime süper kahraman olarak Professor Xavier’i seçmiştim. Aslında Charles( Professor X, bundan sonra kendisinden böyle bahsedeceğim. ), filmde Magneto’nun insanlığa karşı duyduğu nefret ve umutsuzluğun bir zıttı olarak umut ve sevgiyi temsil etmesi dolayısıyla beni istemsizce cezbetmiş, 22 yaşındayım ve yeni algılıyorum. Telepatik güçlere başka mutantların da sahip olması, kendisinin yarı felç olması, Magneto’nun daha fiziğe dayalı ve görsel ihtişamı yüksek bir güce sahip olması gibi sebepler dururken Charles’ı seçmiş olmam kesinlikle bilincimin dışında gelişen etkilerin bir sonucu olmalıydı zaten. Bunun yanında bir nevi insanın hayvani yönünü ve iç güdüsel yaşantıyı önplanda tutan Wolverine, önceki filmlerde sıklıkla detaylandırılmasına rağmen beni o kadar da etkilememişti. Yalnızca bu filmle birlikte aslında başka bir şeyin sembollüğünü elinde tuttuğunun farkına varmış oldum. 

– Buradan sonrası spoiler içerir. 

Belki tüm yaşantısını ince eleyip sık dokuyan, var olmanın amaçsızlığından ötürü kaygı duyan ve külliyen yok olmaktan ödü patlayan, bir soruna takıldığı zaman yaşadığı her anın en ufak detaylarına pür dikkat kesilen bir birey olmamdan ötürü bana bu hissiyetı vermiş olsa da Logan filminin benim için en açık mesajı ” Senin devrin ve seninle de kahramanlarının devri artık sona erdi. Siz, eskisiniz. ” oldu kesinlikle. Charles’ın ölüyor olması ve hatta bundan daha ziyade filmin sürekli olarak Charles-Logan ikilisinin yaşlandığı üzerine dönüyor olması, gerçek manada canımı yaktı. Logan’daki iyileşmeyen yaralar, Charles’ın geçirdiği krizler ve buna rağmen ilk filmde Eric yani Magneto’ya söylediği üzere hala umut arayışı içerisinde olması, bana adeta benim yetiştiğim çağın kapandığını gösterdi. Süper kahramanlarım bile artık ölüyorlar. Seyirci kitlesine baktığım zaman genel olarak 98-99-00 neslinin hakim olması da iyiden iyiye bana artık çocuk olmadığım gerçeğini çarpıcı bir şekilde sunmuş oldu. 

Sorun olan şey kurgu bir karakterin ölmüş olması değil ki bu karakterlerle özdeşleşen insanlar gerçekten hayatlarını kaybediyorlar. Ama benim için asıl sorun zihniyetimin raflara kaldırılıyor olması. Yalnızca benim de değil, 90 jenerasyonu denilen ve benim son vagondan yakaladığım trenin artık tamamen eskide kalmış olması. Tasolar, NES’ler, Atariler, 8-bit oyunlar, eski süper kahramanlar vb. her şey artık eskidi ve biz zaman içinde yenileşmek zorunda kaldık. Ama ben bugün belki karakterimin temellerinde yer edinen bir şeyi anlatacakken ” benim zamanımda” demek zorunda kalıyorsam, bu zamanın bir yılda bile ne kadar hızlı aktığını ve bizim vaktimizin artık iyiyden iyiye bazı şeyler için geçtiğini bazı diğer şeyler için geldiğini gösterir. Ama insan üzülüyor, anlatamıyorum derdimi belki ama üzülüyorum. Bir daha kimsenin Age of Empires’ın demo sürümündeki gizli orduları bulup sarıları yok edemeyecek olmasından, yine AoE2’nin Türk tiplerinin söylediği ” Evet. Oduncu. Yaparım. Tamirci. ” sözlerini duymayacak olmasından, süper kahramanları yeni moda dizi-filmlerden bilecek olmasından ve sokakta oynarken açılan yaraların, altına yatılan arabaların, kömürlük kapıları altından kaçan misketlerin, uçuruma doğru yuvarlanmadan hemen önce duran başka topların asla unutulmayacak ve asla tekrarlanmayacak olmasından dolayı üzülüyorum. Herkesin 25’er kuruş koyup plastik top aldığı, çitleri kale filemiz yaptığımız için de direkten dönen topların patladığı o devirleri özlüyorum. Geçmişi özleme genel geyiği mahiyetinde değil, zamanın nesil farklılığı oluşturması dolayısıyla. 

Yazılar içinde yayınlandı

Saatçi

Saatçiye giderken yanına cüzdanını almadığını fark etti ve hemen eve geri döndü. Gülümsedi. Çünkü hep cüzdanını unuturdu sonrasında da o çantasından çıkartıp ” Şapşal” diye ona gülümserdi. Sahi gülümseyince gözleri ne güzel görünürdü öyle. Yanaklarının hafif kırmızılığı elmacık kemiklerinde toplanırdı, gözlerinin yanında üç küçük çizgicik belirirdi, dişleri adeta makineyle hiza alınarak dizilmiş gibi oranlı ve güzeldi, hiç dişini törpületmemişti ama o kadar güzeldi ki bazen dişlerine olan hayranlığını gizleyemiyor söylüyordu, alnında bir tane bile çizik yoktu, kıvırcık saçları alnının çok açılmasına mahal vermeyecek bir noktadan başlamıştı, yüz hatları bile ona çekici geliyordu… Bir insan başka bir insanın olağan varoluşundan nasıl böylesine etkilenebilirdi? Onun kokusunu yazın esen hafif sıcak rüzgarlarda, ıssız ve sapa yollarda bile duyuyordu bazen özleminden dolayı. Sonsuza dek kanının, kalbinin, ruhunun o küçücük parçasında yaşatacaktı onu belli ki. Her baktığı kıvırcıkta onu görecek belki yarın öbür gün birlikte olacağı kadının gülümsemesi sırf ona benziyor diye o kadını sevecekti farkında olmadan. Ama hayat şartları, onunla olmasının önüne geçmişti. 

Aradığı şey aslında basitti karşındakinde, gerçekten en ufak tereddüte düşmeden zihninden geçenleri doğrudan aktarabilmek. Şu zamana kadar hayatı hep bildiği gibi yaşamış bir kere bile kimseye eyvallahı olmamıştı. Ölümü bir insanın kabullenebileceği kadar kabullenmiş, başından geçen ölüm tehlikelerinde tüm teslimiyetiyle kendisini bırakmıştı ama ölmemişti. Yapması gereken bir şeyler vardı ama o da henüz farkında değildi belli ki. 

Cüzdanını alıp tekrar kapıyı kilitleyerek evden ayrıldı. Saatçiye gitmek için sokağın başına varmıştı bile, birden sanki tüm ışıklar söndü, bütün herkes durdu, nefes almadı kimse, martılar havada asılı kaldı; kediler, köpekler, kuşlar, böcekler hepsi yaşamına o an bir es verdi, onu her gördüğünde böyle oluyordu, göz göze geldiğinin pür ışıktan yaratılmış bir insan üstü varlık mı yoksa sıradan bir insan mı olduğunu algılamakta büyük zorluklar çekiyordu. Saçları omzunun biraz aşağısına kadar, dalgalı ve mora boyanmıştı, gözleri hafif ela mıydı sanki? Hiçbir zaman göz renklerini algılayamıyordu. Üzerinde kırmızı bir kazak vardı ve altında kot bir etek. Kaşları, kirpikleri, saçları öylesine bakımlıydı ki ona baktığı zaman kendisini paspal hissediyordu. İsmi neydi sahi? Ceren, hayır bu değildi. Ayşe miydi sanki, belki de Ceyda. Ona kalsa böyle güzel bir kadının ismi olsa olsa Ay olabilirdi ya da belki Gün, onun etrafında olduğu sürede sanki başka hiçbir şey ışık yansıtmıyordu ve o sürekli bir ışık kaynağı gibi parıldıyordu. Bazen gecelerini aydınlatan bazense yaşamda kalmasını sağlayan yegane kuvvet gibiydi. 

Derisinin altında yaşanan arbedeyi ve zihninin içerisindeki büyük kaosu kimse fark etmesin, içinde kopan fırtınaların sesini kimse işitmesin diye kafasını eğdi ve adımlarını hızlandırdı. Playlist’inin ona olan bir oyunuymuşçasına arkada Where Is My Mind çalmaya başladı. Ve o an oldu olanlar, o an tüm vücuduyla ölüme gösterdiği teslimiyeti tekrar tezahür etti. Ona selam mı vermişti? Sağına, soluna, arkasına baktı. Gerçekten ona selam vermişti. Kalp atışları hızlandı, kanı dolaşımında büyük bir hızlılık kazandı, damarlarında oluşan sürtünmeden birazdan içinin alev alacağını ve bir anka kuşu gibi yanarak öleceğini düşündü. Seri bir şekilde bünyesinin kontrolünü elinde tutmak için zihninde önemli noktalara temas etmeye çalıştı, olmadı. E tabii selama karşı saygısızlık da edemezdi, o da selam verdi ve muhabbet ettiler. Sesinde sanki bir Beethoven havası vardı. Ya da gündelik hayatındaki ses tonu daha çok Tchaikovsky gibiyken hırslanıp bir şeyleri anlatacağı zaman onun gözlerinde o saf yükselişi görüyordu, o zaman işte Beethoven’ın geçişleri aklına geliyordu, gelmişti. Yine bir şey anlatıyordu ona, onunla gündelik rutinini paylaşmaktan çekinmiyordu, demek ki kendine çok da uzak görmüyordu onu. Madem böyle ve madem yalnızca bir kere geleceğiz bu fırtınaların kendiliğinden oluştuğu dertsizliklerin bir dert olarak pazarlandığı ve buhransızlık buhranında eriyip giden yaşamlarımızın kimsecikler tarafından dikkate alınmadığı kurak toprakların üzerine, kendini anlatmalıydı, izah etmeliydi. Evet. Bunu ayak üstü yapamazdı;

– Ya, lafını böldüm çok özür dilerim ama böyle ayak üstü konuşmaktansa neden bir yere geçip sana güzel bir latte ısmarlamıyorum ki? 

Bu, onun ağzından mı çıkmıştı. Ahmak. Belki süt sevmiyordu, belki de kahve sevmiyordu. İki sözcük feda etti diye seninle takılmak istediği anlamına mı geliyordu ki? Sen olsan sanki seninle takılırdın. Biraz empati be kardeşim. 

– Çok kibarsın. Tabii neden olmasın? Hem latteyi gerçekten çok severim, isabet oldu. 

İnanılmaz. Gülüyordu, evet, o gülüyor gibi gülüyordu. Bazen demek ki saniyelerinizin, dakikalarınızın an içerisinde yok olabilmesi için saatlerinizin bozulması gerekiyormuş. 

Yazılar içinde yayınlandı

Ofis

Üzgündü. Sayılı günlerinin boşa geçtiğini bildiği her saniye için üzülüyordu. İlginç bir şekilde insanlardan uzaklaşıyor, tiksiniyor, içerisinde nefret büyüyordu bir yandan insanlığa ve canlılığa olan inancı ihtişamlı bir şekilde zihninde hüküm sürerken. Her zamanki gibi evden çıktı, apartmanın çıkılındayken minibüsü gördü ve yetişmek için koştu ancak yetişemedi. Soluk soluğa kaldığında, ne kadar da aciz ve yetersiz bir bünyeye sahip olduğunu tekrar keşfetti. 9 gündür kimse ile konuşmamıştı. Arkadaşları uzaktaydı, gerçek dostları ise mesafeler değil tarihler ötedeydi. Onlara erişeceği günü sabırsızlıkla bekliyordu.

 Ofise vardığında yeni iktidar partisinin emriyle değişen müdürünü bir arkadaşını azarlarken gördü. ” Bu ne salak öneri, senin kafan çalışmıyor mu? Bu yaşına kadar bu beyinsizlikle yaşayabilmiş olman bile mucizeyken sana acıyıp burada iş verdiğimizi algılayamamana şaşırmadım. Defol git işini layığıyla yapmaya çalış, belki teknoloji gelişir de bir beyin sahibi olabilirsin bu sana bağışlayacağımız parayla. ” gibi şeyler duydu. Müdür, arkadaşından yaşça küçük ve sektördeki süre olarak daha deneyimsizdi. Ama arkadaşı aşağılanmasını kabul edip masasına geri döndü. Çünkü çıkışta müdürle içmeye gidecekti, her gün müdür, yardımcısı ve bir iki ofis arkadaşı sağa sola takılıyorlardı. Bir kişi eksik bir kişi fazla gerçekleştirilen bu rutin rituele 1 senedir hiç davet edilmedi. Onlara olan güven, sevgi ve inancı sıfırlanmak üzereydi. 
Arkadaşı onun masasına geldi ve müdürün ne kadar kaba, anlamsız hareketler sergilediğinden vs. bahsetti. Arkadaşına değer veriyordu, o da her gün müdürün yaptıklarından ona şikayetçi oluyordu ama son 1 yılda arkadaşı onu belki 2 kez takılmaya davet etmişken, her gün müdürüyleydi. 

Daha sonra müdür, genel müdüre yaranmaya çalışıyordu. Ofisten onun il merkezindeki şirket binasındaki odasına geçti, maçları birlikte izliyor, birlikte spora ve kahvaltıya gidiyorlardı. Köpeklerini birlikte gezdiriyor ve birlikte hangi kadının yatakta daha seksi hangisinin ise mutfakta daha hamarat olacağını görüşüyorlardı, mesai saatlerinde düzenlenen özel toplantılarında. Buna rağmen arkadaşları müdürüne şirketin en çok çalışanı, en iyi müdürü ünvanını layık görüyordu aylardır. 

Müdürün ofise dönmesiyle diğer arkadaşını odasına çağırması bir oldu. 42 yıllık şirket arşivlerini mucize gerçekleşse yine yetişmeyecek bir sürede düzenlemekle görevli olan arkadaşı da müdürün günlük ego tatmininde gerekli rolünü oynamıştı. ” Sen ne salak kadınsın, zaten kadın olarak yaratılmış olman bile bir aşağılanma iken en azından biraz çaba göstererek var olmanın gereksiz ve amaçsızlığına bir mana katmaya çalış. Yoksa siktir git gözümün önünden, bu şirkete girmek isteyen senden 50 tanesi benim evime geliyor her gün. ” 

Ve odasından çıkmasıyla kadının ağlaması bir oldu. Ama hayatından, sağlığından, arkadaşlarından( ofis dışında bir arkadaş edinmesi bütün gününü orada harcadığı için pek mümkün değildi), feragat etmekten hala mutluydu. Masasına gitti, tüm arşivleri tekrar düzenlemeye koyuldu, 8. kez. 

Ardından müdür bir telefona yanıt verdi; 

” Evet efendim. Elbette ki efendim. Gerçekten ziyadesiyle komik bir şaka efendim, bu kadar zeki bir bünyeden bu kalitenin bir tık altında bir şaka çıkması zaten sanıyorum ki pek mümkün değil efendim. Beni mestediyorsunuz efendim. Tabii ki efendim. “ 

dedi ve odasının kapısından ofise seslendi;

” Gerizekalılar. Beyinsiz aptal sürüsü. Sizi gerzekler. Ahmak bok çuvalları. Sizin yerinizde olmak için her gün dua eden, varını yoğunu Yüce Tanrı’ya bağışlayan sürüyle adam varken dışarda ve hatta bazılarınız kadın olmasına rağmen siz buradasınız diye kendinizi bir bok mu sanıyorsunuz! Siz kimsiniz! Bir telefonla hayatınıza sıçarım. Bir daha kimse suratınıza bakmaz. Bu ülkede sizi barındırmam. Sizin gibi itlerle köpeklerle uğraşacak gibi mi duruyorum oradan bakınca! Siz eğer bugün hayvan hakları savunan, doğayı falan savunan, efendime söyleyeyim Feminist ya da falan filan gruplarda 3 kuruş için sürtmüyor da burada bilgisayar başında rahat koltuklarınızda, benim yönettiğim bu ofiste işinizi yapıyorsanız, bu benim kudretim ve ihtişamım sayesindedir. Şimdi derhal bir sonraki reklam anlaşmamız için bana medyatik bir isim bulun. 2 saat süreniz var. “

Kalktı, müdürün odasına gitti. Cebinden istifa mektubunu çıkardı, masaya koydu. Masasını topladı ve çıktı gitti. Kimse bir şey sormadı, o da kimseye bir şey söylemedi. O gün, 1 saat sonra müdür odasından çıkıp tek tek tüm masaları gezdi ve son söylediği iş için rapor talep etti. Her kim ona 2 saat süre olduğunu söylediğini ve bu sebepten henüz bitmediğini söylediyse de, kabul etmedi;

 ” Size 15’er dakika daha veriyorum. Gerzek sıçanlar. Ahmak kemik torbaları. Saman kafalılar. Siz zaten dediğim şeyi bir gün bile anlamış olsanız, benim olduğum yerde olurdunuz. Ama olanaksız çünkü siz aptal sürüsü kafa çalıştırmak nedir bilmezsiniz. Size telefon açıp masaya elimi vursam, siz bok torbaları ondan bile korkarsınız. Sizi korkak sıçanlar. ” 

Ve yine kimse ses çıkarmadı. İşten ayrıldıktan sonra kahve içip kitap okumak için tiyatro konseptli bir kafeye geçti. Boştu, 2-3 aylak ve 1-2 tiyatrocu dışında zaten sürekli olarak boş olan bir yerdi. Bu sebepten burayı seviyordu. Ayrıca ofisten kimse de burayı bilmiyordu çünkü zaten çoğunun sanatla ilgilenme potansiyeli yoktu, olanlar da 4 saatlik uyku haricinde hayatlarının her alanında müdürlerine itaatle görevliydiler. Arkadaşı işten çıktığında ona mesaj attı ve yine bu durumdan yakındı. Ardından müdürüyle içmeye gitti. Çünkü ” iş başka, arkadaşlık başka”, iş esnasında ego tatmin etmek ve kendini gerçekleştirmek amacıyla ağzına sıçtığı kişilerin onu sosyal hayatında yalnız bırakmasından deli gibi korkan eski müdürünün en sevdiği sözdü. 

Arkadaşları onu yalnızlığa itti. Terk edilmişlikle sınanmaktan daha acı verici herhangi bir şey düşünemiyordu. Kendine yeni müzikler, kitaplar buldu. Başka bir kurumda çalışabilmek maksadıyla onların yazılı/ sözlü sınavlarına hazırlanmaya başlaması gerekiyordu. Bir yandan kendi dertleri, dinleyen kimsesi olmayışı, travmatik yaşantılarının getirdiği kronik psikolojik durumlar söz konusuyken diğer yandan ofisten arkadaşları sürekli olarak müdürlerinden yakınıyor ve her akşam onunla vakit geçiriyor, ara ara onun evini temizliyor, bulaşıklarını yıkayıp ona alışveriş yapıyor, akşam yemeği yapıp onunla sabahlıyorlardı. Zaman içerisinde arkadaşları onunla telefonla da görüşmediler. 

Algılamakta güçlük çekiyordu; insanlar neden sevgi yerine nefreti, dostluk yerine öfkeyi, eşitlik yerine ezilmişliği, özgürlük yerine köleliği seçebilirdi ki? Kibirli bireyleri pohpohlayarak sırf yalnızlıktan korkmaktan ötürü sülük hayatı yaşamak, insanları nasıl mutlu veya tatmin edebilirdi? Sebepsiz ona kimse bağıramazdı ta ki değer verdiği bir arkadaşı bağırana dek. Hem de iki defa, kalabalıkların ortasında. O, bunları da affetmişti. Değer görmediği bir arkadaşlığı bitirmekten çekinmeyen biriydi, her gün müdürüyle takılıp onu ağlama duvarı niyetine kullanan bir sürü arkadaşı vardı elbet. Onları da affediyordu. 

Yanlış adımlar atmış, kafası karışık ve minör düzeyde gördüğü ilişkisel problemleri majör düzeyde yorumlayınca insanlığa olan sevgisi yerini nefret ve farklılaşmışlık hissine bıraktı. Uzun süredir düşünüyordu ve bir süre sonra planladığı yaşı da gelmişti. 27. yaş gününde kendine bir altıpatlar, bir de siyanür aldı. Sırasıyla The End, Something In The Way, Marooned dinledi. Daha sonra otomatik çalmaya Marooned’u bıraktı, siyanürü içtikten sonra ilk olarak hızlıca sol bileğini kesti ve ardından merminin kalbine doğrudan gideceği noktayı işaretlediği yerden ateş etti. Öldü. Dünya bir diğer insan haklarına inanan, güç yerine bilgiye önem veren, insanları seven, hayvanları seven, kadınların yalnızca porno ya da ev işi için yaratılmadığına ve duygu, düşünce sahibi insanlar olduğuna inanan bir virüsten daha temizlendi. O da dostları Jim, Jimi, Kurt, Leo, Albert, Nicollo, Nikola, Barış, Orhan, Yavuz ve daha onlarcasına kavuşmuştu. Öteki tarafta uzunca bir sevgi sofrası kurdular. Sofralarında en ufak kin, nefret, öfke, kibir veya türevlerine sahip kimseye yer yoktu. Hiçbir zaman anlayamadığı varoluşunu, en azından tercih ettiği bir yok oluş ile noktalandırdı. Müdürü daha sonra kademe atladı, önce il sonra bölge sonra da genel müdür ve en son şirketin CEO’su oldu. Öldükten sonra onun arkasından;

” Zaten içkiye, uyuşturucuya yatkın, müptezel piçin teki olacağı belliydi. Kafayı çekip kendini öldürmüş. İyi de yapmış, burası ona göre değil. Bu dünya yalnızca güçlülerin yaşaması gereken bir dünya. Güçsüz, ezilmeli, yok edilmeli, parçalara ayrılıp en ufak tanecikleri dahi ortadan kaldırılmalı. “

diye ofisine nutuk çekti. Arkadaşlarının bir kısmı öldüğünü bile duymadı, diğer kısmının da yarısı duyup umursamadı. Eh, bir iki kişi de duydu, umursadı, birkaç dakika anılarını düşünüp üzüldü ve sonra hayatına devam etti. Hiçbir zaman mezarına gelmediler. Hayatlarının hiçbir noktasında bir daha onu anımsamadılar. O da böyle olacağını umuyordu. 

Yazılar içinde yayınlandı

Bir kavram olarak: Yol

Yol, dünyanın en büyük meditasyonuna Türkçe olarak verilen isimdir. Yola çıkmak, yolda olmak, yola gitmek vb. kalıplar, meditasyon halini temsil eder. 

Yolda olmak, aynı anda sabit olmak ve hareket etmektir. Bu bir paradokstur. Hareket halinde olduğunu sandığınız aracınızın ya da hareket halinde olduğunu sandığınız zaman diliminde bedeninizin milisaniyelik fotoğrafları çekilirse şayet görülecektir ki sizinkisi sürekli bir hareketsizlik halidir. Bu sebepten yolda olduğunuz zaman içerisinde aslında paradoksal bir süreç yaşarsınız. 

Bir diğer husus ise yol kenarı çizgileridir. Eğer aracınızın kullanıcısı değilseniz veya yaya olarak yolculuk ediyorsanız, dikkat kesildiğinizde yol kenarı çizgilerinizin asla bükülmediğini görürsünüz. Yön değiştirmek, bükülmek aslında zamana özgü kavramlar olup insanlar tarafından birtakım diğer unsurlara atfedilmişlerdir. Zamanın bükülmesi, zamanın yönünün değişmesi durumlarını ancak yolda yaşayabilirsiniz. Yolda uyuduğunuz yarım saatlik şekerleme uykusunun size 6 saatlik düzenli uykunuzdan daha ideal gelmesinin sebebi budur. 

Hareketsizlik ilkesi neticesinde özellikle araç içerisinde yolculuk eden kimseler yola başlarken koltuğuna istemsizce iyiden iyiye yaslanırlar. Bunun sebebi varolan şeylerin gizlice sabitliğini koruma isteğidir. Dolayısıyla yolda olmak, aykırı bir eylemdir. Bu sizi illegal yapmasa bile zorunlu yolculuk haricinde yolcu olmak kavramıyla kendilerini özdeşleştirebilmiş olanları aykırı yapar. Aykırı olmak, başka bir yazının konusudur ama bu kavramı anlamak isteyen okur, yazarın diğer yazılarının bir kısmını daha okuyup, bu yazılar arasında ortak olan hissi yakalarsa, kastedilen aykırı olma değerinin anlamını kavrayabilirler. 

Yolculuk, birçok derin değer ve anlamlara sahip olmasının yanı sıra çok basit bir tanım ağacına sahip olan bir kavramdır. Tanım ağacı, birbirinin peşi sıra birçok tanımın içiçe geçmesi halidir.

 Yolculuk, yolda olma halidir.

 Yolda olma, bir hedef belirlenmesi yahut sadece yolda olma amacına yönelik olarak bir yolun izlenmesidir.

 Yol, belirlenmiş bir hedefe gitmek yahut meditasyon yapmak maksadıyla, fiziksel yahut zihinsel olarak izlenen birtakım kendi içerisinde uyumlu, peşpeşe hareketler, yöntemler serisidir. Ve yol sonsuzdur. Bunun birçok çeşidi olabilir ve yol kavramı birçok diğer unsurun içerisinde tanımlama maksadıyla kullanılabilir. Örneğin; dini bir yol, zihnen bir yol, Bursa- İstanbul arası yol vb. 

Bunun yanısıra şahsi olarak değineceğim asıl tanımlama yolun hiçbir yerde olmama hali olduğu tanımlamasıdır. Örneğin, dini bir yol izliyorsanız artık ne bir sıradan müritsinizdir ne de bir guru, yolun sonsuzluğu ve zamanın ileriye akış yönü neticesinde asla eskisi gibi biri yahut hedeflendiği gibi bir guru olamazsınız. Zihnen başladığınız bir yol, düşüncelerle devam edebilmenizi gerektirecektir. Bir kez yol açıcı bir düşünceye sahip olduğunuzda aynı zaman-yol unsurlarından ötürü bu düşünceye sahip olmadan önceki halinize dönemezsiniz ve bunun yanısıra zihninizin ölümü gerçekleşene kadar da düşüncelerinize hükmetmeniz pek mümkün olmayacaktır. ( Bu durumda tavsiye edilen yol, bu düşünceleri sanatsal yolları kullanarak dışa altarma çabasına girişmenizdir. Zihninizin yeni düşünceler için birtakım çözümlemelere ulaşmasını sağlayacak bir yoldur. ) Bursa- İstanbul arasındaki yolda iseniz Bursa’da ya da İstanbul’da değilsinizdir. Nitekim atomaltı düşünülecek olursa aslında sürekli olarak 17m bir alan içerisinde hareket halinde olduğunuz için sabit bir fotoğrafınız çekilse dahi elektronların sürekli hareketliliği dolayısıyla sonsuza dek sabit kalamayacaksınızdır.

Dolayısıyla yolda olmanın verdiği hiçbir yerde olmama durumu kişiyi zihninde oluşturduğu zaman algısına bağlı bir şekilde sorumsuz ve yükümsüz kılar. Çünkü hiçbir yerde olmayan kimse, hiçkimsedir. Hiçkimsede bir hiçlik söz konusudur. Ve hiç yükümlülük olmaması, hiç sorumluluk bulunmaması durumunu doğurur. Ki bu da yol ile kendini bağdaştıran akım ve kimselerin neden Nihilizm, Egzistansiyalizm gibi düşünceler ile sürekli bir içiçelik yaşadığını anlatır. 

Yol, tanımlanıp anlatıldığı üzere sizin varlığınız ve zihninizin durumu dahil her şeyi içinde barındıran, birçok duruma vakıf bir kavramdır. Dünya, somut ve soyut yollarla doludur. Nefes aldığınız süre içerisinde yolda olmamanız hali, dolayısıyla mümkün değildir. Hatta nefes almadığınız süre içerisinde dahi bazı inanışlara göre soyut ve somut, bazı diğer inanışlara göre ise sadece somut bir yolda olacaksınızdır.

 Geride bıraktıklarınız, yolunuzu bitiştirdiğiniz arayollardır. Çürüyecek olan bedeniniz, evrene gönderdiğiniz enerjileriniz, etrafa sindirdiğiniz kokunuz, saç teliniz, kıyafetleriniz, ayakkabılarınız, kesilmiş tırnaklarınız, bağışladığınız ya da harcadığınız ( bir zaman için sizin olan) paranız, kalbine dokunduklarınız, kalbini kırdıklarınız, hayatına girdikleriniz, selam verdikleriniz, gülümsedikleriniz, el sıkıştıklarınız ve WhatsApp’ten konuştuklarınız dahil her şeyiniz. 

Çevremizdeki şeyler düşündüklerimize, düşündüklerimiz sözlerimize, sözlerimiz hareketlerimize, hareketlerimiz alışkanlıklarımıza, alışkanlıklarımız karakterimize, karakterimiz hayatımıza etki eder. Yolunuzu dikkatli seçmeniz dileğimle. 

Yazılar içinde yayınlandı

Baraj

Geceleri üstüme bir hal düşer. Daha ağır soluk alırım, göğsüm daha ağır şişer. Havadan mıdır, nemden mi yoksa ışıktan mı bilmem ama anılarım başıma üşüşür. Hiç olmadık kişilere bir anda vurgun oluveririm yeniden. Beklenmedik vakitte birden başlayan nisan yağmurları gibi duygular serpiliverir yüreğime. Bunlarda sorun yok ya, o yağmurların sularıyla taşan ve barajla zar zor zaptettiğim o büyük ırmak taştı taşacak hale gelir. İşte o zaman eyvah, sürüklerken önünde bulduğu her şey ile varlığımı bu ırmak, geçtiği yerleri yakar bir lav misali. Kimsenin harcı değil ya bir başkasına gönül vermek, o esriklik haline büründü mü insan, yazık olur. Kimsenin bilmediği yollar açar çünkü nehir, kimsenin geçmediği diyarlarda, kulağa ilk kez dokunan hafif tınılı orkestral müziklerle. 

Bu, dostum, sonun başlangıcıdır çünkü güzellik içeren tümceler noktaya ulaştığı vakit yerine güvenin sarsılışına bırakacaktır. Yapılmasına yıllar harcanmış o yıkılan duvarların yok oluşundaki ızdırap iniltileri de kişinin yüreğinin yerini göğünü inletir. Acılar ve kederi takip eden bu yanma sürecinde sıcak ve yumuşak kenarlı güvenin yerine soğuk, keskin hatlara sahip güvensizlik duvarları dikilir. Her yanına duvar örer kişi, kapısız bir kale oluşturmak üzere dünyasındaki en ıssız tepenin uç nıktasında. Zamanla duvar, ona çarpıp parçalara ayrılan umut, sevgi ve güven talepleriyle kirlenecektir. Duvarları içinde kalmayaduran, derdini kendisiyle yaşar. Yalnızlığının kıymetini görür, dış dünyaya saygısını korusa da sevgisini yem etmez. 

Ama bu durum zayıf kişiliklerde korkunun yerine geçmesi için  bir veliaht olarak egoyu oluşturmasını ortaya koyar. Tepeden bakma, aşağılık görme ve kendini beğenme bu kalenin gizli tuzaklı kapıları şeklinde kendini gösterir. Bu kişiler korkaktır, güvensizliğin maskesine sığınan bir avuç egoist korkak yüzünden de bütün şato sahipleri mimlenmiştir toplumda. Sarkazm ve ironi ile ego arasındaki fark unutulmuştur. Ve hiçbir güvensiz de bunun uğruna bir savaş vermeyecektir. Zira dünyaya olan umudunu kaybetmiş kişilerden şahsi bir tanınma savaşı vermesini beklemek ne kadar mantıklı olur..? 

Bu insanların kafasında iki önemli kalıp vardır; biri Matrix’te de beyan edilen ” Temet Nosce” ilkesidir, diğeri de Mad Max: Fury Road’da sorulan ” Bu çorak hiçliğin topraklarında daha iyi bir benlik arayan bizler… Nereye gitmeliyiz? “

Yazılar içinde yayınlandı

Ateş 1

Kendini her zaman hiçbir yere aitmiş gibi hissederdi. Rahat edemezdi asla sabit bir yerde uzun süre durduğu vakit. Sürekli bir hareket halinde olması gerektiğine inanırdı ama modern hayat işte, yerleşik olmadan insan kariyer edinemiyordu. Sevdiği birçok şey olmasına rağmen bir kadın yoktu. Yalnızca hoş bulduğu birkaç kadın vardı. Gözlerinde okyanusu bulduğu, sesinin akışıyla dünyasına sis indiren, saçlarına dokunduğu vakit kaburga kemiklerinde kalp atışlarından çatlamalar oluşan birkaç kadın vardı. Tabii aynı anda var olmuyordu bu kadınlar, dönemsel olarak hayatının hiç anlayamadığı noktalarında beliriveriyorlardı. Öylesine sıradan öylesine düzleşmiş bir tempo yakaladığı anda bu kadınlardan birisi çıkageliyordu. Gözüne baksa, dili tutuluyor; yanında durda kalbi çıkıyordu onun. Kadınların ise daima gözü başka yerde oluyordu. Ya aynı çevrede bulundukları birisi, ya onun vesilesiyle ilişkilerini sıklaştırabileceği birisi ya da hiç onunla alakası olmaksızın takıldığı aptal birisi olan birisi oluyordu. O ise daima hata ediyordu. Hatasını bilerek yapan birisiydi çünkü bu durumun ortaya çıkardıkları içerisinde suçlu duruma düştüğü ya da hüznünün yenilendiği gerçeği içerisinde yaşadığı haz ve mutluluktan daha az önemli bir duruma bürünüyordu. 

Yazılar içinde yayınlandı

Tragedya

O kadar çok bağlanmışız ki öğrenilmiş çaresizliklerimize, suyu yavaşça ısınan kurbağa gibi yaşıyoruz. Sevdiğimizi sevdiğimize söyleyemiyoruz, sevmediğimizden kendimizi uzak tutamıyoruz, istemediklerimizi satın alıyoruz, istediklerimize ise asla sınır koyamıyoruz. Yılanı, aslanı, fili, yunusu, her türlü hayvanı ehlileştiriyoruz ama kendimiz ehlileşmiyoruz. Adeta yok etmek için var olmuşuz. Kendi bünyesinde ölüm, acı, nefret, kin, kan ve her tür boktan olay/ olguyu ” zaman” adını koyduğu algı ile eritebilen bir tüketme makinesiyiz. Hiçbir şey sizi külli etkilemiyor mu? 40 milyon kişinin mültecilik halini düşünmek için kaç milyon ölmeli? Ya da her gün nedenini bilmeden aldığınız, kullandığınız, yediğiniz her şeyin; aldığımız, kullandığımız, yediğimiz her şeyin sadece bizi tatmin edebilmesi için( yalnızca 1 kişiyi) başka kaç canlı ölmeli, acı çekmeli, zaman harcamalı ya da ter dökmeli? 

İlginç geliyor. 

Toplum içinde bir sistematik var. Arkasından sövülmedik akrabasını bırakmadığınız kişilere ” siktir git” diyemeyecek hale geldi insan, ya da kumarda eşini kaybeder hale ya da para için anasını, babasını öldürür hale… Hiç oturup düşünmeyecek misiniz, bu yazıyı okurken bile, yazarken bile erişim sağladığımız bu ağ için ve erişime verdiğimiz ödeme için neler yapıyoruz? Bir iPhone’um var. Bir Monster’ım var. Bir PS’im var. Lüksümün farkına varmam için kolumun bacağımın kopması, gözümün önünde bombaların patlaması mı gerek? Ne kadar körleştirilebilir ki bir insan? Erişemediğim ” standart” kitap var mı dünyada? Hangi dilde, hangi topraklar üzerinde olursa olsun umuma açık tüm kitaplara erişimim var. Sosyalleşmek adı altında kendimi pazara sürme özgürlüğüm var. Sigara içme, alkol kullanma, uyuşturucu kullanma ve bilimum kendimi yaşantısal uykuya sürükleme yöntemlerine erişimim tam. İstediğim vakit para karşılığında birlikte olabileceğim, kendini obje olarak satan kadınlar bile var. Nitekim altında Porsche olan, elinde iMac, iPhone, iPad, iPod olan ve Boğaz’a nazır 2 katlı müstakil bir evde yaşayan herhangi bir kadının/ erkeğin günümüzde erişemeyeceği ne kaldı? 

Kendinizi kandırmayın, aşk da mutluluk da şöhret de parayla satın alınır. Pop müzisyenlerinin üst düzey sesleri mi var? Ya da muazzam müzik kulakları mı? 3 kelimeyle 5 dakikalık şarkı yapmak için dahi mi olmak gerekiyor? Para, çağımızın altın yolu. İstek nereye eğilirse oraya açılan kusursuz altın işlemeli bir kapı. Kalan o ” çok para”ya sahip olmayan bizler ise ehlileştiriliyoruz. Karşı cinsi yatakta düşünmeye, kitap görünce kusmaya, en son teknolojiyi 750 taksitle %700 faiz ile almaya, parayı parayla satın almaya, insanı parayla ölçmeye, tüm manevi değerleri maddiyat içerisinde yaşatıyormuş gibi yaparak kendimizi kandırmaya ve ölümü yok saymaya ehlileştiriliyoruz. 

Kendimizden sonraki insanlara daha güzel bir dünya bırakmak yerine, dünyayı bok gibi bir yer haline getirip üzerine bu dünyaya insanlar bırakarak daha da apokaliptik bir yer oluşturuyoruz. Gerçeklerden kaçıyoruz, bilgiden kaçıyoruz, yalnızlıktan kaçıyoruz; özgür fikirlerimiz yerine eğitilmiş zihnimizi, hür vicdanımız yerine toplum kurumunun söylediklerini, insanlık yerine parayı koyuyoruz. Önümüzde bir düğme iliklensin diye bin tane kişinin önünde düğme iliklemek zorunda bırakılıyoruz. 

Sevmiyoruz, saygı duymuyoruz, yaşamıyoruz; öyleymiş gibi rol kesiyoruz. 

Yazılar içinde yayınlandı

Tasvir 3

Ormanlık bir alandaydı. Karşısında onlarca çadır kurulmuş herkes kendi halinde var olmakla meşguldü. Ufuk çizgisinden başlayarak teker teker tüm çadırlar önce yok oldu daha sonra tek bir yolun sağında ve solunda tek sıra halinde yanyana dizildiler. Önce eski sevgilisi çıkageldi yoldan, gülümsedi, neredeyse elinin erişebileceği mesafeye kadar geldi ve duman oldu. Daha sonra bir aralar hoşlandığı esmer kız belirdi ufukta, yüzü endişe içerisinde sola dönüktü ama ona dönünce huzur dolu bir ifadeye büründü, neredeyse elinin erişebileceği mesafeye kadar geldi ve duman oldu. Daha sonra NYC’da kalan diğeri çıkageldi, yüzü ifadesizdi ve her şeyi ilk kez görüyormuş gibi bir ifade takınmıştı; iyice yaklaştı ve yanına geldi. Gözlerinin içerisine baktı. Ona yüzyıllar geçmiş gibiydi. Kadın elini yavaşça kaldırıp onun yüzünü okşadı, gözleri hala en ufak bir hareketlilik göstermeden sabit bakıyordu. Daha sonra arkasını döndü ve süzülerek uzaklaştı. Tam ufuk çizgisinde tekrar ona doğru döndü ve gözlerini kapattığında yaşlar aktığını sandığı bir ifade gördü yüzünde. Bir süre böyle kaldı, Meryem Ana tasviri gibiydi ve sonra duman oldu. 

O anda kafasını ellerine doğru eğdi, elleri buruşmuştu ve bir ayna belirmişti elinde. Aynaya baktı, 200 yaş yaşlanmış gibiydi. Sakalları çıkmış, beyazlamışlardı bile. Gözleri maviydi, saçları uzamış ve kıvrılmışlardı. Aynanın arkasına çevirme gereği duydu, Marooned yazıyordu. O esnada Pink Floyd’dan Marooned çalmaya başladı. Kafasını kaldırdı, orman yok olmuştu. Her şey yok olmuş, her yer bembeyazdı. Birden duvarlarda Marooned yazısı belirmeye başladı. Sanki insan boylarında beyaz bir kutudaydı. Her yanında yazı beliriyordu. Birden kolunu kaldırdı, gençleşmişti, aynaya baktı, eski haline dönmüştü. Tekrar koluna baktı, Marooned yazan bir dövme beliriverdi.

Korku dolu bir vaziyette yerinden sıçrayarak uyandı. Hemen yüzünü yıkadı, su içti. Zaten sabah olmuştu. Sokak köpeği olan ama evine alıştırdığı Leonardo’yu besledi. Spor kıyafetlerini giyinip koşuya çıktı. Günün erken saatlerinde nehrin kıyısı çok hoş kokuyor ve insansız oluyordu. Koşu yapmak için bulunmaz fırsat. Kulaklığını taktı, balkon kapısını kapattı ve çıktı. 

Yazılar içinde yayınlandı

Galaktik Sıçrayış 2

Uçsuz bucaksız bir galaksinin içerisinde, yeni uyandığı gezegeninde eskiden olduğuna çok çok çok uzak bir noktadaydı. 

Uyandığında bir yatakta sadece boxerla yatıyor vaziyette buldu kendini. Kafasını sola çevirdi, kızıl ve upuzun saçlara sahip bir kadın, sakin ve yumuşak bir ritimle hafif bir jazz parçası yaparcasına dünyanın en yumuşak teni olabilecek kadar kusursuz teninin içinde soluk alıp veriyordu. Onun da üzerinde yalnızca iç çamaşırları vardı. Hemen o anda kadın uykusuna devam ederek yüzünü ona doğru döndürdü ve elini onun diğer omuzuna doğru yavaşça bıraktı. Tarif edilemez bir yüze sahipti, daha önce hiçbir evrende hiçbir kadının hatta annesinin bile bu kadar güzel olduğunu gördüğünü anımsamıyordu. Kadının kaş ve kirpikleri de kızıldı. Sol eline hafiften bir bakış attı, yüzük takılıydı. Kadının sol elinde de bir yüzük takılıydı. Sonra yavaşça bulunduğu odaya doğru dikkatini dağıtmaya başladı ancak bu esnada avuçları içerisindeki bir güvercini ürkütmekten kaçınırcasına hafif ve yumuşak hareketlerde bulunuyordu ki pek sevgili eşini uyandırmak istemiyordu. Odada bu kadın ile birçok fotoğrafları vardı ve hatta bazısı geçtiğimiz 5 yıl içerisinde çekilmesi mümkün bile olmayacak kadar genç oldukları fotoğraflardı. Sanki fotoğraflara baktıkça zihninde bu evrendeki imajı yükleniyordu, aklına bir anıları gelmişti bile; 

Kadının çok zor ve sıkıntılı bir dönemde olduğu üniversite yıllarından birinde geçiyordu. O sıralar annesini yeni kaybetmişti, üniversitede takıldığı 2 kişiden birisi olan en yakın arkadaşıyla hem kadının hem de onun araları bozulmuştu, yeni vejetaryen olmuştu dolayısıyla protein, b12, demir eksikleri yeni yeni kadını etkilemeye başlamışlardı. Birlikte o gezegenin tamamında çok çok çok ünlü, yeşil sembolü olan fakat bir türlü adını anımsayamadığı bir yerde kahve içiyorlardı. Kadın, içerisinde bulunduğu durumdan yakınıyordu ve mental yorgunluğunu tasvir ediyordu. O, yardım etmek istede hatta bunun için her şeyi yapabilecek durumda bile olsa kadının bunlardan en ufak bir tanesini bile kabul etmeyeceğini biliyordu. Sanıyordu ki, kadının bu kendine yeten asi yönü onu kadına aşık eden en önemli unsur olmuştu. 

Sonra kadın uyandı, göz bebeklerinin en içi de neredeyse saydam denebilecek kadar parlak bir kızıldı. Kadın gülümsedi. O ana kadar donuk olan tüm bu galaksideki yaşantısı birden tok bir yeşil, ve mat bir mor renkle tekrardan hayata gelmiş gibiydi.

” Günaydın, kahve ister misin? ” dedi kadın, gözlerini olabilecek en tatlı şekilde kapatıp küçülterek ve kocaman bir gülümseme ile. Sonrasında pat diye kendisini başka bir gezegende buluverdi…

Yazılar içinde yayınlandı